✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Öykü ✦ 5 DAKİKA OKUMA · 1 FİNCAN KAHVE

Erlik

BAŞLANGIÇ – “Bozkırdan Betonlara” Rüzgar, Orhun Vadisi’nde uğuldarken taşlara kazınmış eski sözler yeniden titredi. Göğün üç kat ötesinden gelen bir yankı, binlerce yılın ötesine b...

BAŞLANGIÇ – “Bozkırdan Betonlara”


Rüzgar, Orhun Vadisi’nde uğuldarken taşlara kazınmış eski sözler yeniden titredi. Göğün üç kat ötesinden gelen bir yankı, binlerce yılın ötesine bir yol açtı.

Onun adı bilinmiyordu, çünkü adı bir halkın adıydı: Türük.

Göktürkler daha doğmamıştı. Alfabe henüz şekil kazanmamıştı. O, atını ilk ehlîleştirenlerden, göç yollarını yıldızlarla bulanlardandı. Kabilesi onu, Tanrı Dağları’ndan gelen “ilk er” olarak bilirdi. Herkesin gördüğü rüyaları o, yaşardı. Karanlık bir gece, yıldızların birbirine değdiği o anda, gökyüzünde bir yırtık açıldı.

Bir çığlık duymadı. Sadece gözlerini kapattı ve yeniden açtığında…

…etrafını saran binalar, göğe doğru yükselen demir kuleler, havada dolaşan garip kokular ve üstü tekerli ejderhalar (arabalar) onu karşıladı. Bozkır gitmişti. Yerini camdan bir dünya almıştı.

O an içgüdüsel olarak kılıcına uzandı — ama belinde ne kılıç vardı ne yay. Sadece sol elinde, parmaklarına kazınmış eski bir işaret parlıyordu: “Beg Tengri teg tengride bolmuş Türk budun”.

O artık yalnızca geçmişin değil, bugünün de sırrıydı.

Cam Ekranların Esiri


Gökten düşmedi ama sanki yere ait de değildi. Metal bir kutunun (otobüs durağı) kenarında ayakta durdu, üstü garip işaretlerle dolu bir panele (reklam ekranı) gözünü dikip kaldı. İçinden geçen tek düşünce şuydu: “Bu bir büyü mü, yoksa Tanrıların bir cezası mı?”

Yanından geçen onlarca insan vardı. Fakat hiçbiri onu fark etmedi.

Başlarını öne eğmişlerdi. Gözleri ellerindeki düz, parlak taşlara (telefonlar) kilitlenmişti. Bazıları yüksek sesle kendi kendine konuşuyor, bazıları parmaklarıyla bu taşlara vuruyordu.

Bir çocuğa yaklaştı. Yüzünde bir maske vardı — gerçek değil, bir ekrandı bu. Renkli ışıklar parlıyordu. Çocuk gülümsüyordu ama gözleri donuktu.

“Ey küçük,” dedi kısık bir sesle. “Bu nedir elindeki?”

Çocuk, kulaklıklarını çıkarmadan sadece omzunu silkti. “iPad,” dedi ve uzaklaştı.

Adam bakakaldı. İnsanlar birbirine bakmadan yaşıyordu. Herkes birer adım ötede ama birbirine fersah fersah uzaktı.

“Bu halk… kendi gözlerini karartmış,” dedi kendi kendine. “At üstünde yol alan, göğe dua eden halktan geriye ne kalmış?”

Bir duvarda şu yazıyı gördü:
“Yapay zekâya güvenin. Düşünmenize gerek yok.”

O an bir titreme geçti içinden. “Düşünmeyen bir budun, özgür değildir,” diye fısıldadı.

İki Zamanın Yolcusu


Taksim Meydanı’nın kalabalığında, binlerce ayak adım atarken, yalnızca bir çift göz onu gerçekten gördü.

Elif, arkeoloji öğrencisiydi. O gün, Orhun Yazıtları üzerine bir makale yazmak için kütüphaneye gidiyordu. Ama karşı kaldırımda, kıyafetleriyle, duruşuyla ve gözlerindeki yabancı parıltıyla bambaşka biri dikkatini çekti. Yüzünde, antik taşlardan bildiği bir sima gibi kadim bir ifade vardı. Sanki o yüz, tarihin tozlu kitaplarından çıkıp yürümeye başlamıştı.

Adama yaklaştı. “İyi misiniz? Yardım edebilir miyim?”

Adam, onun gözlerinin içine baktı. Gözler… sonunda başka bir gözle karşılaşmıştı. Elif’in elindeki kitabı gördü: Türklerin Kökeni. Titreyen parmağıyla kapağı işaret etti.

“Bu… ben miyim?”

Elif’in içi ürperdi. “Siz… kimsiniz?”

“Ben, adımı taşlara yazdıran budunun ilk eriyim. Ama şimdi bu demir ormanın ortasındayım ve her şey sessizliğe mahkûm.”

Elif bir an sustu. Ya bir deliyle konuşuyordu, ya da tarihin kendisi karşısında duruyordu. Fakat içinden bir ses, onu dinlemesini söyledi.

“Gel,” dedi Elif. “Sana bu dünyayı göstereyim. Ama sen de bana kendi zamanını anlat.”

Böylece, bir öğrenci ve bir savaşçı, zamanın iki ucundan gelen iki yalnız, birlikte yürümeye başladılar.

Taşın Altında Akan Zaman


Elif ve zaman yolcusu —ki artık Elif ona Erlik adını takmıştı, eski bir destanın içinden fırlamışçasına— birlikte şehrin derinliklerine indiler. Elif’in yüksek lisans tezinde bahsettiği, halk arasında “Zaman Kuyusu” diye anılan, turist rotalarının dışında kalmış, restore edilmemiş bir Bizans sarnıcına doğru yürüdüler.

Burası halka açık değildi. Giriş, terk edilmiş bir sokak arasında, demir bir kapının ardındaydı. Kapı paslıydı ama ardındaki hava… sanki bin yılların soluğuydu. Erlik, içeri adım attığında bir an sendeledi.

“Bu taşlar… konuşuyor,” dedi kısık bir sesle.

Sarnıcın nemli duvarları arasında ilerledikçe, Elif fenerini bir duvara tuttu. Orada, garip bir sembol vardı — Göktürk alfabesine benzer ama farklı. Erlik yaklaştı. Parmaklarını taşlara sürdü. Taş titreşti.

“Bu… bizim yazımız değil. Bu, henüz doğmamış yazının öncülü. Bizden de önce…”

Elif’in gözleri büyüdü. “Bir zaman kapısının varlığını doğrulayan ilk fiziksel kanıt olabilir bu…”

Tam o sırada, zeminden bir taş hafifçe yerinden oynadı. Altında, spiral bir merdiven açığa çıktı. Sanki yeryüzü, içindekilere yutulmaya hazır bir sır sunuyordu.

Erlik durdu. Elif’e baktı. “Bu kapı yalnızca geçmişe değil, geleceğe de açılır. Girmek, zamanı geri çevirmek değil… onu kırmaktır.”

Elif başını salladı. “Ama bazı sırlar, kaybolmaktan daha tehlikelidir. Bazen öğrenmek, korumaktan önemlidir.”

Ve birlikte, spiral merdivenlerden aşağıya inmeye başladılar.

Zamanın Uyanışı


Merdivenler dipsizdi. Taş duvarların arasında ilerledikçe zamanın kavramı çözülmeye başladı. Elif’in saatinin ekranı titredi, sonra karardı. Telefonun sinyali kayboldu. Ancak aşağı indiklerinde karşılaştıkları şey, her ikisini de susturdu.

Ortada bir platform vardı. Üzerinde bir taş levha ve etrafında yarı silinmiş semboller. Erlik yaklaşır yaklaşmaz platformun üzerindeki semboller aydınlandı — sanki onu tanımışlardı.

“Bu mühür,” dedi Erlik. “Benim çağımda, göğün altında yasaklanmış bir adı mühürlemek için konulmuştu.”

Elif’in sesi titredi. “Ne adı?”

Erlik, gözlerini kısmıştı. “Kara Han. Zamanı eğip büken, halkları köleleştiren, kendi bedenini zamandan kopararak yok olmayan…”

Tam o anda, platformdan yukarı doğru siyah bir duman yükseldi. Havada şekillenmeye başlayan siluet, insan biçimindeydi ama gözleri boştu. Varoluşu, tarihten sızan bir hata gibiydi.

Kara Han uyanmıştı.

Duman konuştu: “Zamanın zincirleri kırıldı. Artık her çağ benim at koşturduğum ovadır.”

Elif geri çekildi. Erlik, ellerini yumruk yaptı. “Onu bozkırda mühürlemiştik. Bu çağda ne işi var?”

Kara Han’ın sesi, yeraltının tavanlarını titretirken cevap verdi: “Beni mühürleyen sensin. Ve şimdi, beni çağıran da sensin.”

Erlik’in gözleri dondu. “Kapıyı ben açtım…”
(Devamı gelecek.)

✂ · ESERİN SONU · ✦