Gölge
Çorak bir tarla, çiçeksiz bir bahçe.
Körocak. Ne kadar da korkunç bir kelime. Bu kelimeyi her duyduğunda kendisini
çölde yapayalnız kalmış kuru bir ağaç gibi hissediyordu. Dünyanın en büyük
karanlığına ve sessizliğine bakan gözlerle yanağından yaşlar süzülürdü. Çocuk
doğurması isteniyordu. Bunu daha gelin geldiği ilk gün kucağına oturtulan
çocuktan, gerdek odasına girmeden önce önüne indirilen yemekten anladı.
Önündeki tabakta yedi tane yumurta duruyordu. Neden yedi olduğunu merak etti.
"Yedi uğurlu bir sayı olmalı," dedi içinden. Yedi sayısının ne anlama
geldiğini bilmese de neden yumurta getirildiğini biliyordu. Kucağına oturtulan
çocuktan da biliyordu. Tıpkı bir tavuk gibi sık sık doğurmasını istiyorlardı.
Ağzında çürük yumurta tadıyla gerdek odasına doğru geçti. Beklemeye başladı.
Kimi ve neyi beklediğini bilmeden.Bir kadın, küçük bir erkek çocuğunu kolundan
tutmuş, ardından sürüklediğini gördü. Yüreğinin derinlerinde hissettiği korku
çocuğun da yüreğine işlenmişti. Çocuğun gözlerine baktığında bunu
görebiliyordu. Bu korkunun kendisini esir alacağını düşündü. İçeri giren kadın
alelacele çocuğu hızlıca kaldırıp yatağın üzerinde birkaç defa yuvarladı.
Böylece çocuk doğurması gerektiğini tekrar anımsadı. Korku dolu gözlerle
etrafına baktığında sonsuz bir karanlığın içine düştüğünün farkına vardı.
Kocasının itibarını, onurunu ayaklar
altında çiğnediğini düşünüyordu günden güne. Evin odalarında konuşulan gizli
saklı sözler karanlığın ruhu ile kulağına üflendiğinde; tohum tutmayan çorak
bir tarla, meyve vermeyen ağaç olduğunu anladı. Bir çocuk doğurabilmek istediği
tek şey olmuştu; kocasının başını dik tutmak ve soyunu sürdürmek. Onun için
yemek yemekten, su içmekten hatta nefes almaktan daha önemli olan tek şey
hamile kalmaktı artık.Umudun ipine sımsıkı sarıldı. Hamile kalmak için
çalmadığı kapı kalmadı. Güngörmüş kadınlara başvurdu çaresizce. Ne dedilerse
yaptı. Türbeler gezdi. Dualar etti, adaklar adadı. Hacca bile gitmesi söylendi.
Eğer hacca gidemiyorsa kırk gebe kadından para toplayıp hacca giden birine
vermesini ve o parayla hacdan elbiselik kumaş aldırmasını söylediler. Getirilen
kumaştan bir elbise yapıp giymesini istediler. Kırk gebe kadın bulmak çok zor
olsa da buldu. Hepsinden para aldı. İstediği kumaş gelince hemen elbisesini
diktirdi. Kalan parçalar ile bez bebekler yaptı. Birbirinden güzel yedi bez
bebek. Umut ile sarıldığı ip günden güne çürüyordu. Hamile kalamadı. Bu sefer
güngörmüş kadınların yaptığı ilaçları içmeye başladı. Çeşit çeşit otlarla
yapılan acı, tatsız ilaçlar. İlkin iltihap sökücü ilaçlarla rahim yolunun
açılması için buğuya oturması söylendi. Isıtıcı, yakıcı, iltihap sökücü bütün
ilaçları denedi. Kızgın taşlara, kiremitlere oturdu. Ebegümeci, şebboy çiçeği,
keten tohumu ve adını bilmediği otu, çiçeği karıştırıp yedi. Hatta rakı bile
içmesini söylediler. Bütün umutları boşa çıkınca artık hamile kalmaktan tamamen
umudunu kesti. Bir daha ilaç almadı. Kim ne derse desin yapmayacağına dair
yemin etti. Yalnız ilk başlarda tadını garipsese de daha sonra rakı içmeye
devam etti.
Yaz mevsiminin sonlarına doğru
ağaçların yaprakları sararıp döküldüğünde kadın gizlice rakısını içiyordu.
Birden midesi bulandı. Defalarca öğürdü. Kocasını uyandırmamak için hızlıca
ağzını kapattı. Aynı olay sonraki gecelerde de tekrarlanınca rakı içmeye ara
verdi. Midesi bulanmaya devam etti. Mide bulantısının rakıdan olmadığını
anladı. Kocasına olan bitenden bahsetmedi. Doğruca ebe kadının yolunu tuttu.
Ebenin yanından ayrıldığında tarifsiz bir duygu karmaşası yaşıyordu. Sevinip
sevinmeyeceğini bilemedi. Nihayet kocasının başı dik yürüyebilecekti. Artık
körocak değildi ama korku tekrar ruhunda kanat çırpmaya başlamıştı. Erkek çocuk
doğurması gerekiyordu. Eğer bir erkek doğurursa kocasının soyu devam edecekti.
Meyve veren ağaç olacaktı. Doğacak çocuk kız olursa hiç kimsenin tatmayacağı
meyveler veren bir ağaç olacaktı. Onun için doğacak çocuğun mutlaka erkek
olması gerekiyordu.Erkek çocuk hayaliyle yanıp tutuştu. Köydeki güngörmüş
kadınlara tekrardan başvurması gerekti. Köydeki bütün hocalara muskalar
yazdırdı. “Oğlum olsun, yedi yaşına kadar kurban keseceğim,” diye adak
adadı. Kur'an’dan sureler okuyup gecelerce namaz kıldı. Hacca giden
akrabalarından üstünde Ahmet, Muhammed, Mustafa ismi yazılı bakır taslar
istedi. Bu bakır taslara zemzem suyu doldurup ayetler okuyarak kırk gün kırk
gece bu sudan içti, banyo yaptı. Yemeklerinde hep bolca tatlı yedi. Erkek
çocuklara bakması söylendi; hep erkek çocuklara baktı. Küçük bir erkek çocuğun
ağzından lokmasını alıp yedi. Hatta bir erkek çocuğun elinden ekmek çaldı.
Ayrıca güngörmüş kadınlar, hamileliğin son ayında kötü ruhları bebeğinden uzak
tutması için gece yarısı bir kovaya su doldurarak Felak, Nas ve Ayetü'l-Kürsi
okuyup evin bahçesini sulamasını söylediler. Her gece yarısı uyanıp kovaya su
doldurdu. Kutsal ayetleri okuyup üfledi. Evin bütün bahçesini suladı. Birden
tandırda yanan ateş dikkatini çekti. Akşam yemeğinden sonra söndürmeyi
unutmuştu. Elindeki suyu alıp direkt ateşin üzerine döktü. Ateş kutsaldı ve
rahatsız edilmemeliydi. Gebe kadınların ateşe su döktükleri zaman ateşin kutsal
ruhunun onları rahat bırakmayacağını hatırladı. Korkudan benzi soldu. Ateşin
kutsal ruhunun oğlunu rahat bırakması için hemen tövbe edip besmele çekerek
bildiği bütün sureleri okudu.
Karlı bir sabah vaktiydi. Her yer
sakin ve sessizdi. Ağaçların dalları arasından sızan ışık, karın üstünde yamalı
gölgeler oluşturuyordu. Derede akan suyun ayak sesi ve karın üstünde yiyecek
bir parça yem için çöpleri karıştıran serçelerin cik cik sesleri duyuluyordu.
Birden derinlerden bir haykırış ile bütün serçeler uçarak ağaç dallarına kondu.
Ses kesilince serçeler tekrar yarım kalan işlerine devam etmek için karın
üstündeki yerlerini aldı. Aynı ses tekrardan işitilince bütün serçeler ağaçların
dalları arasından bir gölge gibi kayboldu. Ebe kadın, “Hadi dayan, az kaldı,
birazdan kurtulacaksın,” diyerek yatıştırmaya çalışıyordu. Doğum uzun sürmüştü.
İlk defa canının bu kadar çok yandığını hissetti. Soluk soluğa kalmıştı. Ebe
kadın çocuğun erkek olacağını söyleyip acısını hafifletmeye çalışıyordu. Yüzü
sararıp solan bir yaprağı andırıyordu. Gözlerini kısarak, dudaklarını zorla
hafif aralayarak “İnşallah,” diyebildi. Nihayet çocuk doğmuştu. Hem de erkek
bir çocuk. Dakikalar geçtikçe sessizlik etrafa ağır ağır çöktü. Sessizlik akrep
ile yelkovan arasında sıkışıp kaldı. Dünyanın en büyük karanlığına ve
sessizliğine bakan gözlerle kadının yanağından yedi damla yaş süzüldü.
Karanlık gecede hiçbir bulut yoktu.
Gece yağız atın yelelerinin rengiydi. Yıldızlar hilalin divitiyle
çizilmişçesine belirgin bir hâlde parlıyorlardı. Karanlık gecede; yüreğinde
yağız atın durmak bilmeyen coşkusu ve sokakta kemikleri sayılan köpeğin korkusu
aynı anda hissedilen bir gölge dolaşmaktaydı. Bu gölge bütün köy halkının
dilindeydi. Köylülerin konuştukları tek şey gizemli gölgeydi. Bu gölge üstüne
türlü türlü efsaneler anlatılmaya başlandı. Köyün çobanları, mezarlarından
çıkıp ailelerini özleyen ölüler olduklarını söyledi. Kadınlar ise kesici
dişleri fildişi gibi, saçları hurma ağacının kuru dallarına benzeyen, burnundan
duman püskürtmekte olan, sesi yıldırım sesi gibi dehşetli ve gözlerinden şimşek
gibi bir ışık saçan Ümmü Sübyan cini olduğunu söyledi. Ümmü Sübyan hamile
kadınlara musallat olan ve yeni doğan erkek bebekleri hastalandırarak
ölmelerine neden olan kötü bir cindi. Köyün yaşlıları ise ölümün soğuk
ürpertisini yüreklerinde hissederek bu gölgenin canlarını almaya gelen Azrail
olduğunu düşünüyordu. Böylece yaşlılar her gece ibadetlerini daha da artırarak
günahlarını temizlemeye çalışıyorlardı. Genç erkekler ise köy meydanında
yüreklerinde korku ile erkeklik naraları atarak çok cesur erkekler olduklarını
göstermeye çalışıyorlardı. Artık köylüler gölgelerinden korkuyor, ortalıkta
dolaşan gölgenin sonsuza dek kendilerini terk etmesi için dualar ediyor ve
adaklar adayacaklarını söylüyorlardı.
Köylüler, karanlık gecede
görüldükleri gizemli gölgenin, her gece rakı içip ölen çocuğunu arayan kadın
hikâyesini korkuyla birbirlerine fısıldadılar.