✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Öykü ✦ 6 DAKİKA · BİR DENEME MOLASI

Gölge

Çorak bir tarla, çiçeksiz bir bahçe. Körocak. Ne kadar da korkunç bir kelime. Bu kelimeyi her duyduğunda kendisini çölde yapayalnız kalmış kuru bir ağaç gibi hissediyordu. Dünyanın...

Çorak bir tarla, çiçeksiz bir bahçe. Körocak. Ne kadar da korkunç bir kelime. Bu kelimeyi her duyduğunda kendisini çölde yapayalnız kalmış kuru bir ağaç gibi hissediyordu. Dünyanın en büyük karanlığına ve sessizliğine bakan gözlerle yanağından yaşlar süzülürdü. Çocuk doğurması isteniyordu. Bunu daha gelin geldiği ilk gün kucağına oturtulan çocuktan, gerdek odasına girmeden önce önüne indirilen yemekten anladı. Önündeki tabakta yedi tane yumurta duruyordu. Neden yedi olduğunu merak etti. "Yedi uğurlu bir sayı olmalı," dedi içinden. Yedi sayısının ne anlama geldiğini bilmese de neden yumurta getirildiğini biliyordu. Kucağına oturtulan çocuktan da biliyordu. Tıpkı bir tavuk gibi sık sık doğurmasını istiyorlardı. Ağzında çürük yumurta tadıyla gerdek odasına doğru geçti. Beklemeye başladı. Kimi ve neyi beklediğini bilmeden.Bir kadın, küçük bir erkek çocuğunu kolundan tutmuş, ardından sürüklediğini gördü. Yüreğinin derinlerinde hissettiği korku çocuğun da yüreğine işlenmişti. Çocuğun gözlerine baktığında bunu görebiliyordu. Bu korkunun kendisini esir alacağını düşündü. İçeri giren kadın alelacele çocuğu hızlıca kaldırıp yatağın üzerinde birkaç defa yuvarladı. Böylece çocuk doğurması gerektiğini tekrar anımsadı. Korku dolu gözlerle etrafına baktığında sonsuz bir karanlığın içine düştüğünün farkına vardı.

Kocasının itibarını, onurunu ayaklar altında çiğnediğini düşünüyordu günden güne. Evin odalarında konuşulan gizli saklı sözler karanlığın ruhu ile kulağına üflendiğinde; tohum tutmayan çorak bir tarla, meyve vermeyen ağaç olduğunu anladı. Bir çocuk doğurabilmek istediği tek şey olmuştu; kocasının başını dik tutmak ve soyunu sürdürmek. Onun için yemek yemekten, su içmekten hatta nefes almaktan daha önemli olan tek şey hamile kalmaktı artık.Umudun ipine sımsıkı sarıldı. Hamile kalmak için çalmadığı kapı kalmadı. Güngörmüş kadınlara başvurdu çaresizce. Ne dedilerse yaptı. Türbeler gezdi. Dualar etti, adaklar adadı. Hacca bile gitmesi söylendi. Eğer hacca gidemiyorsa kırk gebe kadından para toplayıp hacca giden birine vermesini ve o parayla hacdan elbiselik kumaş aldırmasını söylediler. Getirilen kumaştan bir elbise yapıp giymesini istediler. Kırk gebe kadın bulmak çok zor olsa da buldu. Hepsinden para aldı. İstediği kumaş gelince hemen elbisesini diktirdi. Kalan parçalar ile bez bebekler yaptı. Birbirinden güzel yedi bez bebek. Umut ile sarıldığı ip günden güne çürüyordu. Hamile kalamadı. Bu sefer güngörmüş kadınların yaptığı ilaçları içmeye başladı. Çeşit çeşit otlarla yapılan acı, tatsız ilaçlar. İlkin iltihap sökücü ilaçlarla rahim yolunun açılması için buğuya oturması söylendi. Isıtıcı, yakıcı, iltihap sökücü bütün ilaçları denedi. Kızgın taşlara, kiremitlere oturdu. Ebegümeci, şebboy çiçeği, keten tohumu ve adını bilmediği otu, çiçeği karıştırıp yedi. Hatta rakı bile içmesini söylediler. Bütün umutları boşa çıkınca artık hamile kalmaktan tamamen umudunu kesti. Bir daha ilaç almadı. Kim ne derse desin yapmayacağına dair yemin etti. Yalnız ilk başlarda tadını garipsese de daha sonra rakı içmeye devam etti.

Yaz mevsiminin sonlarına doğru ağaçların yaprakları sararıp döküldüğünde kadın gizlice rakısını içiyordu. Birden midesi bulandı. Defalarca öğürdü. Kocasını uyandırmamak için hızlıca ağzını kapattı. Aynı olay sonraki gecelerde de tekrarlanınca rakı içmeye ara verdi. Midesi bulanmaya devam etti. Mide bulantısının rakıdan olmadığını anladı. Kocasına olan bitenden bahsetmedi. Doğruca ebe kadının yolunu tuttu. Ebenin yanından ayrıldığında tarifsiz bir duygu karmaşası yaşıyordu. Sevinip sevinmeyeceğini bilemedi. Nihayet kocasının başı dik yürüyebilecekti. Artık körocak değildi ama korku tekrar ruhunda kanat çırpmaya başlamıştı. Erkek çocuk doğurması gerekiyordu. Eğer bir erkek doğurursa kocasının soyu devam edecekti. Meyve veren ağaç olacaktı. Doğacak çocuk kız olursa hiç kimsenin tatmayacağı meyveler veren bir ağaç olacaktı. Onun için doğacak çocuğun mutlaka erkek olması gerekiyordu.Erkek çocuk hayaliyle yanıp tutuştu. Köydeki güngörmüş kadınlara tekrardan başvurması gerekti. Köydeki bütün hocalara muskalar yazdırdı. “Oğlum olsun, yedi yaşına kadar kurban keseceğim,” diye adak adadı. Kur'an’dan sureler okuyup gecelerce namaz kıldı. Hacca giden akrabalarından üstünde Ahmet, Muhammed, Mustafa ismi yazılı bakır taslar istedi. Bu bakır taslara zemzem suyu doldurup ayetler okuyarak kırk gün kırk gece bu sudan içti, banyo yaptı. Yemeklerinde hep bolca tatlı yedi. Erkek çocuklara bakması söylendi; hep erkek çocuklara baktı. Küçük bir erkek çocuğun ağzından lokmasını alıp yedi. Hatta bir erkek çocuğun elinden ekmek çaldı. Ayrıca güngörmüş kadınlar, hamileliğin son ayında kötü ruhları bebeğinden uzak tutması için gece yarısı bir kovaya su doldurarak Felak, Nas ve Ayetü'l-Kürsi okuyup evin bahçesini sulamasını söylediler. Her gece yarısı uyanıp kovaya su doldurdu. Kutsal ayetleri okuyup üfledi. Evin bütün bahçesini suladı. Birden tandırda yanan ateş dikkatini çekti. Akşam yemeğinden sonra söndürmeyi unutmuştu. Elindeki suyu alıp direkt ateşin üzerine döktü. Ateş kutsaldı ve rahatsız edilmemeliydi. Gebe kadınların ateşe su döktükleri zaman ateşin kutsal ruhunun onları rahat bırakmayacağını hatırladı. Korkudan benzi soldu. Ateşin kutsal ruhunun oğlunu rahat bırakması için hemen tövbe edip besmele çekerek bildiği bütün sureleri okudu.

Karlı bir sabah vaktiydi. Her yer sakin ve sessizdi. Ağaçların dalları arasından sızan ışık, karın üstünde yamalı gölgeler oluşturuyordu. Derede akan suyun ayak sesi ve karın üstünde yiyecek bir parça yem için çöpleri karıştıran serçelerin cik cik sesleri duyuluyordu. Birden derinlerden bir haykırış ile bütün serçeler uçarak ağaç dallarına kondu. Ses kesilince serçeler tekrar yarım kalan işlerine devam etmek için karın üstündeki yerlerini aldı. Aynı ses tekrardan işitilince bütün serçeler ağaçların dalları arasından bir gölge gibi kayboldu. Ebe kadın, “Hadi dayan, az kaldı, birazdan kurtulacaksın,” diyerek yatıştırmaya çalışıyordu. Doğum uzun sürmüştü. İlk defa canının bu kadar çok yandığını hissetti. Soluk soluğa kalmıştı. Ebe kadın çocuğun erkek olacağını söyleyip acısını hafifletmeye çalışıyordu. Yüzü sararıp solan bir yaprağı andırıyordu. Gözlerini kısarak, dudaklarını zorla hafif aralayarak “İnşallah,” diyebildi. Nihayet çocuk doğmuştu. Hem de erkek bir çocuk. Dakikalar geçtikçe sessizlik etrafa ağır ağır çöktü. Sessizlik akrep ile yelkovan arasında sıkışıp kaldı. Dünyanın en büyük karanlığına ve sessizliğine bakan gözlerle kadının yanağından yedi damla yaş süzüldü.

Karanlık gecede hiçbir bulut yoktu. Gece yağız atın yelelerinin rengiydi. Yıldızlar hilalin divitiyle çizilmişçesine belirgin bir hâlde parlıyorlardı. Karanlık gecede; yüreğinde yağız atın durmak bilmeyen coşkusu ve sokakta kemikleri sayılan köpeğin korkusu aynı anda hissedilen bir gölge dolaşmaktaydı. Bu gölge bütün köy halkının dilindeydi. Köylülerin konuştukları tek şey gizemli gölgeydi. Bu gölge üstüne türlü türlü efsaneler anlatılmaya başlandı. Köyün çobanları, mezarlarından çıkıp ailelerini özleyen ölüler olduklarını söyledi. Kadınlar ise kesici dişleri fildişi gibi, saçları hurma ağacının kuru dallarına benzeyen, burnundan duman püskürtmekte olan, sesi yıldırım sesi gibi dehşetli ve gözlerinden şimşek gibi bir ışık saçan Ümmü Sübyan cini olduğunu söyledi. Ümmü Sübyan hamile kadınlara musallat olan ve yeni doğan erkek bebekleri hastalandırarak ölmelerine neden olan kötü bir cindi. Köyün yaşlıları ise ölümün soğuk ürpertisini yüreklerinde hissederek bu gölgenin canlarını almaya gelen Azrail olduğunu düşünüyordu. Böylece yaşlılar her gece ibadetlerini daha da artırarak günahlarını temizlemeye çalışıyorlardı. Genç erkekler ise köy meydanında yüreklerinde korku ile erkeklik naraları atarak çok cesur erkekler olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Artık köylüler gölgelerinden korkuyor, ortalıkta dolaşan gölgenin sonsuza dek kendilerini terk etmesi için dualar ediyor ve adaklar adayacaklarını söylüyorlardı.

Köylüler, karanlık gecede görüldükleri gizemli gölgenin, her gece rakı içip ölen çocuğunu arayan kadın hikâyesini korkuyla birbirlerine fısıldadılar.

✂ · ESERİN SONU · ✦