✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Öykü ✦ 14 DAKİKA GENİŞ OKUMA · MATBAA METNİ

Kendini İnkâr Eden Bir Kozalak

Böyle vaftiz ediyorum bu mektubu, okudukça, kanatlarını açtıkça sen de anlayacaksın aslında her şey kupkuru çıtırdamakta. İnsan kendisinden başkasını kovalamıyor. Kendi kendini kov...

Böyle vaftiz ediyorum bu mektubu, okudukça, kanatlarını açtıkça sen de anlayacaksın aslında her şey kupkuru çıtırdamakta.

İnsan kendisinden başkasını kovalamıyor. Kendi kendini kovalayan insansa dibi delik bir bidon. Dolmuyor. Havası kalıyor içinde.

Şimdi biraz uzakta, biraz ulaşılmazım, biraz da sisifos akıyor içimde.

 

25

Sıcak gözlerimin önünde kavruluyor. Karşı kaldırım bile yabancı ama yanına oturduğum her insan kırk yıllık tanış gibi samimi konuşuyor. Bir yandan terimi silerken bir yandan da önümüze konan formu doldurmaya çalışıyorum. Önümüzdeki kağıtlar o kadar kutsal ki bir ter damlası beni buraya bir ömür kapatacak gibi hissederken bir sıcak hava dalgası daha vuruyor yüzüme. Upuzun bir kulübenin içinde terleyen yüzlerce insan kalem sallıyor. Üzerimizde hepimize bakıp gülümseyen bir zaman kuşu dönüyor.

 

24

Hâlbuki zamanın huyudur geçmek. Bu, burada dahi inkâr edilemez. Uyanır uyanmaz aklıma bu cümleler düşüyor. Zaman kuşu dağların ardına kaçmış gibi görünüyor. Üstümdeki acemiliği incitmeden sağlı sollu bir sürü yatağın arasından sıyrılıp tuvaletteki aynada şiddetle değişmeye başlayan yüzüme bakıyorum. Beyaz tenim sararmış elmacıklarımda hafif hafif korku titreşiyor. Üstümdeki renkleri garipsiyorum. Beni böyle görmeliydin. Gülerdin, yalandan da olsa yakıştırırdın belki. Ama ben garipsiyorum. Beni yoracak, hissediyorum. Bu yeşili tanımıyorum.

...

 

Yorgun argın atıyorum kendimi yatağa. Tere sıvanan yabancı yeşil daha da koyulaşmış, akışkan, sarıyor beni. İnsanlar konuşuyor. İnsanlar bağırıyor. Biri var hepsinden daha çok bağırıyor. En çok bağıran kazanıyor. Herkes o bağırınca susuyor, o herkese dimdik sinirli bakıyor, siniri bana bulaşıyor, elmacık kemiklerim titriyor, kimse ona doğrudan bakamıyor.

Ben gözlerimi kapatınca seni görüyorum. Bunu kaybetmekten korkuyorum, gözlerimi sıkı sıkı kapatıyorum.

 

23

Zamanın geçmeye mecbur olması burada anlattıklarımı geçersizleştirecekmiş gibi hissediyorum. Ama bu geçişin nasıl olduğunu da senin anlamanı en azından bilmeni istiyorum. Zamanı geçirmeye mecbur bırakmak pasifliğimizin de kanıtı aslında. Geçen her saniyeyi iliklerine kadar hissetmek saniyelerin birbirini kovalaması değil, benim her bir saniyeyi teker teker toplayıp bir dakikaya ulaşmaya çalışmam yani zamanı geçmeye mecbur bırakmam. Bütün aklımı bu köreltiyor. Gözlerim yanıyor, böyle bir zamanın içinde yapayalnız. Donakalmak senin yüzünü bile silebilir yüzümden. Korkutuyor bu beni. İçimden şiirler geçiriyorum, bazen kelimelerini kaybediyorum şiirlerin, korkuyorum. Çünkü o boşlukların yüzümde belireceğini biliyorum.

 

22

Anlamın imkânsız olduğunu düşünüyorum. Anlama eyleminin abartılı bir tınısı var. Anlam talebi tamamıyla gerçekleştirebilecek bir talep değil. Bilme eylemiyle çokça karıştırılır anlamak. Hâlbuki bir şeyi bilmek ona ad koymaktır yalnızca. Anlamak ise “şey”i alıp teker teker işleyip yeniden “şey” yapabilmektir. Buradaki tek sakınca o “şey”in anlama eylemine maruz kaldığında kendisinde bir şeyleri yitirmesi ya da kendine bir şeylerin eklenmesidir. Dolayısıyla “şey”in anlaşılması mümkün değildir. Bu yüzden anlama eylemi mutlak boşluk barındırır. Giydiğin gömlekle tenin, kağıtla kalemin arasındaki kadar bir boşluk. Kısaca kağıttaki mürekkep hiçbir zaman kalemden çıkanla aynı değildir.

Burada durup etrafıma bir bakıyorum. Sabahın dördünde, yazdığım kâğıdı bile doğru düzgün görmezken sana neler anlatıyorum.

Burada, gün içinde, sözcüklerimin uçtuğunu, cümlelerimin hafiflediğini hissediyorum çünkü. Bu korku beni iyice körleştiriyor. Kısa kısa talimatlardan ibaret cümlelerin zihnimi ele geçirmesini istemiyorum, anlıyorsun değil mi? Burada hafifçe olmayan bıyığımın altından gülüyorum.

 

21

Günlerin bu kadar ağırlaşacağını buraya gelmeden bilemezdim. Dakikalar arasında koca koca zamanlar var burada. Sayı saymayı yeniden öğreniyor gibiyim. Bir sonraki rakamı hatırlayabilmem için koca bir günün geçmesi gerekiyor sanki.

Kozalakları izliyorum bazen, yeşil olanları mesela sımsıkı kapanmış içine, sonra solup kararanları, her şeyiyle meydana dökülmüş, dalından düşmeye hazır, ağırlığını yitirmiş. Bu geçiş bana sonumu düşündürüyor, düşüne düşüne boşluklarımı oyuyorum. Mutlak boşluğa ulaştığımda bitecek diyorum ya da bittiğinde o boşluğa ulaşacağım. Her yerin, her şeyin dümdüz olması içimdeki labirenti yıkabilir mi?

Bekliyorum.

Durup dururken nerede okuduğumu hatırlamadığım cümleler düşüyor aklıma. Boşluk henüz yaratıcı mayasını yitirmemiş gibi görünüyor.

 

20

Taş; düz, pürüzsüz yüzeyiyle bir süredir duyamadığım o çok eski heyecanı uyandırıyor içimde. Avucumda bir ayna gibi duruyor. Bu dünyada bir iz bırakmak, buradalığımı işaretlemek için boyamak istiyorum taşı. Zihnimde rengarenk bir görüntü canlanıyor, irkiliyorum. Elimden kayıp gidiveriyor taş. Görünmez bir iz bırakıyor elimde. Sıcak iyice vuruyor enseme. Belki de diyorum çelişen iki eylemin aynı anda gerçekleşmesidir anlam. Karanlığı bekliyorum. Simsiyah aksın sayfama karanlık kuşları, karanlık taşları, örsün karanlık kendi ışığını. Artık ölüm aydınlıktır.

 

19

Sırtımdan vuran güneş ensemi yakıyor. Sigaramdan son bir nefes alıp kaldırımda söndürdüğüm izmariti bacağımdaki cebe koyuyorum. Eğilip kalkarken bir belim olduğunu hissediyorum. Belimden yukarı doğru yükselen ağrı bütün sırtımı yokluyor. Dik durmaya uğraşmıyorum artık. İki omzum da birbirini gösteriyor, ilk haftanın getirisi diyorum. Zamanı bu kadar düşünmek buradaki geçiciliğimi pekiştiriyor. Güneş bir bütün olarak üzerimdeki hakimiyetini sürdürüyor. Sırtımdan süzülen ter, esen rüzgarla savaşıyor.

“Ve aşkı düşünelim biz, destan yalnızlıkları” diyorum içimden. Nereden geliyor aklıma bilmiyorum. Akşamı özlüyorum. Işıksız zamanları. Karanlığın her şeyi perdelediği, örtük dakikaları.

 Çok kalabalığız burada. Ne kadar konuşsak da akşamı getiremiyoruz.

 

 

18

Zamanın mikroskopik anlara hem de belirsizce bölünüşü, onun sonsuz olduğu algısını yaratabilir. Zamanı böyle tasavvur ettiğimizde onun organik bir bütün olmadığını da anlarız. Ne bütünselliği tam bir bütündür ne de parçasallığı eş bölünebilir. Zaman böylece sonsuzca parçalanıp bölünebilir. Eş merkezli olmayan sayısız çemberin iç içe geçmesi gibi düşün. Giderek yutucu bir boşluğa dönüşür zaman. Böyle bir algıyla zamanların geçmekten ziyade yer değiştiği de düşünülebilir, değil mi? Gülüyorum bunları yazarken. Hem sana soru sorduğumdan hem de ben bunları düşünürken yanımda sırf zaman parçaları yer değiştirsin diye çevrilen sohbetin bayağılığından. İnsan boşluktan korkuyor. O kadar korkuyor ki sırf dolu görünsün diye düşmeyecekleri seviye yok. Ben ortamın zencisiyim. Kendi çöplüğümü özlüyorum. Burada ötemiyorum. Neyse ki tanrı kalemi yarattı.

 

17

Diyeceğim o ki herkes yaşamanın bir yolunu biliyor. Benimse bakışlarım bir bahar güneşi kadar soğuk burada. Belleğimde bir tren koşusu uğulduyor. Bu uğultu yazıya geçirilmeli. Konuşulmuyor çünkü.

İki göz oda istiyorum. Biri karmaşanın odağı, diğeri ise salt düzenin. Kafamın içinde parlayan cinlerin oyalanacağı bir kıyamet yeri. Ardından dünyanın yeniden yaratılacağı bir kovulmuşluk düzeni. Düzenin odağında ufak bir masa, ufak çünkü masanın çapı dağılma ile doğru orantılıdır. Masanın ufak yüzeyine yayılmış işin kaynağını o kıyametle yaratabilirim. Kovulmuşluk düzeninin istediği atomik zamanı ise burada öğreniyorum.

 

16

Birbirinden farklı bir sürü rüya üşüşüyor içime, uyanıyorum ve hiçbirini hatırlamıyorum. Bir leylek cambazlığı düşlüyorum. Seke seke hayatta kalmaya çalışıyorum. “Sıfırdan sonsuza yürüyorum hiç durmadan ama her şey öyle fani ki. Ben hep vardım, sonra bir anda yok oldum.” Mayamın bulanmasını istemiyorum. Gün yavaş yavaş doğarak içime sızmaya çalışıyor. Korkuyorum. Güneş ışıkları içimdeki korkunun duvarlarına takılıyor. Ayaklarım sızlıyor, parmaklarım yerini zorluyor, terliyorum. Terledikçe içime akıyorum. Gök hızlı, kekre bir renge bürünüyor. Zaman kuşunu arıyorum. Yataktan iniyorum.

 

15

“Benim için zaman maddenin ayrıştırılması demektir.” demişti yazarın biri. Hangi biri? Kafamın içinde öyle bir karmaşa var ki o cümleyi kuran herkes olabilir hatta öyle bir yazar olmayabilir.

O cümlenin içinde bir çürüme tınısı gizli. Zaman maddenin içinden geçerek onu çürütüp parçalıyor. Ama burada zaman kütlesel olarak maddenin içinde birikiyor ve biriktikçe maddeyi şişiriyor. Şişen madde kendi içinde kendi kendini parçalıyor. Burada hareket zamandan yana ve ben bulduğum her fırsatta uyuyorum. Otururken, uzanırken, dinlerken, dinlenirken, çay içerken, gözlerim açıkken, kapalıyken... Fark etmiyor artık. Bu farksızlık ve durgunluk şişkinliğimi azaltıyor. Uyuyabildiğim anlarda kendimi zaman diye bir şeyin olmadığına ikna edebiliyorum.

 

14

Tik, tak, tok

Tik, tak, tok

Tik, tak, tok

Saate üçüncü bir ses daha ekleniyor burada, saniyeler üç boyutlu. Her bir saniyenin hacmi diğerinden daha büyük. Gözlerimi kapattığımda büyüyen kütlelerin dört bir yandan gelip içimden nasıl geçtiğini, giderek benimle aynı hatta benim de hacmimi aşıp beni içine nasıl hapsettiğini görüyorum. Büyülüyor beni bu performans. Gözlerimi açamıyorum.

Gözlerim kapalı. Sesler yalnızca varlıklarını hissettirip kayboluyor. Kulaklarımın çevresine dolan kıvılcımlar ufak kaşıntılar bırakıp yitiyor. Gözlerim kapalı. Karanlığı dolduran ses dalgaları uç uca ekleniyor, sesler yekpare bir gürültü yumağı oluşturup beni içine alıyor. Sayıyorum:

Tik, tak, tok

Tik, tak, tok

Tik, tak, tok

 

13

İnsanın zulmünden toprağa sığınırım “Fakat bir taraftan da beşerî ihtiraslarımızda yenildikçe tabiatı özlediğimizi ondan kuvvet alınca yeniden büyük kavgaya girişeceğimizi anlamıyor değildim ve aspirin gibi muvaffak bir ilaçtan fazla tabiata kıymet vermiyordum, ümitsizliğimin son dereceye gelmesi biraz da bundandı.” Ağaçlar hiçbir şeydi, dağlar hiçbir şeydi, kuşlar hiçbir şeydi, toprak hiçbir şeydi, taşlar hiçbir şeydi, yıldızlar hiçbir şeydi, ben hiç kimseydim o hâlde. Yine de insanın zulmünden toprağa sığınırım deyip kapattım kitabı. Onca gün sonra bulup bulabildiğim buydu.

 

12

Gözlerimi açıyorum. Saat 01.00 ya da 03.00 artık fark etmiyor. Uğultular azgın azgın ritimlerine devam ediyor. Tavanı da yutan karanlık ufkun sonsuzluğuna dayanmış uzuyor. Horultular arasında sessizce büyüyen karanlık uykusuzluğumun ne çaresi ne de sebebi. Gözlerim kapanmaya alışmış, her açıldığında yerini yadırgayan bir nasır gibi sızlıyor. Gözlerimi açık tutmaya çalışarak yataktan iniyorum. Bunu kaçıncı kez yaptığımı bilmiyorum.

 Yatakların arasından horultular eşliğinde törensel bir havayla geçiyorum. Kapı derken kapının önünde uğradığım ışık saldırısı nasırımı vurmuş gibi yakıyor gözlerimi. Gözlerim yarı açık mesanemin yönlendirmesiyle yürüyorum. Tik, tak, tok terliğin kara betonda çıkardığı ses saniyelere eşlik ediyor. Üç adım, üç adım, üç adım... Bu sefer üç adımda bitmiyor. Dilime dolanan ritimle buluyorum tuvaletin yolunu. Işığa alışan gözlerim acısını burnuma bırakıyor, nefessiz işiyorum. Yeniden karanlığa dönmeden dışarı çıkıyorum, saçakların altında yanan ölgün ışıklardan başka bir şey yok. Hava serin, ağaçlar kıpırtısız. Sigaramı yakıyorum, ilk nefes boğazımı yakıyor. Yukarıda yıldızlar parlıyor. Şehrin ucu karşımda, görünüyor. Dağlar yarı çıplak, arazi çorak, hepsi sabahını bekliyor. Sigaram bitene kadar bunlar beni oyalıyor. Tik, tak, tok dönme zamanı geliyor.

 

11.

Günler gitgide uzuyor, defterimin yaprakları bitmek üzere. Güneşin haberci ışıklarıyla uyanıyorum. Gök turuncuyla başlayıp griden soluk bir maviye geçiyor, yıldızlar kaybolmuş dağların ardından yeni bir gün başlıyor. Burada yeni yalnızca takvimin ilerlemesinden ibaret. Ben uygun adım yerimde sayıyorum. Boğazım tıkanmış öksürüyorum. Arka arkaya iki gürültülü öksürük ile bütün gece ağzıma doluyor. Suyun kudretine güveniyorum. Su akışıyla beni bir süreliğine buradan uzaklaştırıyor. Aynaya bakmadan kaçıyorum. Güneşten kararmış yüzüme bakma niyetim yok. Yüzüm artık onların yüzü diye korkuyorum. Günler uzuyor, geride kime ait olduğunu bilmediğim bir surat, ferini korumada ısrarcı gözler ve çatlamış dudaklar kalıyor. “Ve içimde geriye dönme korkusu var. Hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. Elimi cebime sokarken -ki benim olduğum yerde imkânsız- bana iki gün evvelini hatırlatacak bir kâğıt parçasına bir şeye rastlamaktan korkuyorum.” Ellerim yola uzanıyor. Zaman yolu gizliyor, zaman kaskatı önümde duruyor. Ben bir türkü bekliyorum. Uzaklardan dalga dalga, kimden geldiği belli olmayan bir ses. Bekliyorum.

 

10

Günler zehir gibi geçiyor. Bir şiir kuruyorum uzunca, bütün dizeler çözünüyor o zehrin içinde. Yaz geçti.

Günler iyiden iyiye uzuyor. Karanlığı bir ucundan bırakıp diğer ucundan yakalıyoruz. Sıcak günler yerini soğuk esintilere bırakıyor, Islak sabahlara, griplere, burun akıntılarına, öksürüklere.

Doğanın ölümü insanı başlangıca zorluyor. Sentetik bir sonbahara giriyoruz. Ağaçlar yaprakları alışkanlıktan döküyor.

Güneş isteksiz, bulutlar hırpani, gök solmuş, dudaklarım kurumuş yol yol çatlıyor. Başımı yastığa koyduğumda bir ateş dalgası sarıyor vücudumu, kıpırdayamıyorum. Gözlerimden, kulaklarımdan yastığa akan ateş beni üşütüyor. Geceleri bilinçsiz bir uyanıklık haliyle geçiyor. Sabahları çekiliyor karabasan üzerimden. Burada güneşten bir o korkuyor. Eskimiş, kimsesiz bir kötülük. Hava serin ve temiz ama vücudum kokuyor. Ne kadar yıkanırsam yıkanayım akışkan yağlı bir koku gitmiyor üzerimden. Yapış yapış yepyeni bir ten dolanıyor üzerimde. Giderek beni yutmaya, buraya ait kılmaya çalışıyor.

 Uyanıyorum. Gözümün önünde biriken yol, kendini mayalıyor. Her gün biraz daha zorluyor içimde. Dört tarafımdan dağlarla kuşatılıyorum. “Dağın dostluğu yankısından anlaşılır.” ama dağlar burada mecburiyetin, tutsaklığın yerini kolluyor. Göğün rengi an be an değişiyor. Günler karşı karşıya konmuş iki ayna arasında ufalanıp ufalanıp çözülüyor. Bir yerin aslında nasıl hiçbir yer olabileceğini öğreniyorum burada. Gözlerimi korumak için kaçıyorum aynadan. Zamanın asılı kaldığı bir çizginin içinde tekrarın sahteliği ile oyalanmaya zorlanıyorum. Dışarıdan kimsenin görmediği yalnızca yerlemiyle bilinen bir fanustayım.

 

9

Nasıl bir sayıdır dokuz. Köşesiz, belirsiz... Karnı açık, dışarıdan gelebilecek her şeye gebe. Bazıları kuyruğunu uzatmaz, burada, kuyruğu peşime takılmış, nereye gitsem arkamdan geliyor. Her adım dokuz doğuruyor. Dokuz gün daha doğuracağım kendimi. En baştan dokuz kere daha.

 Sana bir kozalak getireceğim, taze, sert yaprakları yeni açılmış, gün doğarken kimseler görmeden dalından yeni koparılmış. Her bir kıvrımının içine bir gün sığıyor burada. Bütün günlerimi doldurup vereceğim sana. Daha önce görmediğin ne varsa, içinde o olacak. Sesimi koyacağım. Buradaki kuşların sesini, sessizliği koyacağım. Sensizliği. Gün doğarken göğün aldığı bütün renkleri koyacağım. Sana bir kozalak getireceğim. Bütün günlerimin kıyısından.

 

8

Çift boğum. İki delik. Asgari düzeyde sonsuzluk. Köşesiz. Demek ki kıyısındayız bir şeylerin. Son mu? Belki. Sonsuz mu? Belki. Tekrar mı? Kesinlikle ama bugünün devrinde zamansal bir geçiş mevcut. Günler gitgide yavaşlıyor. Tütüne yaslanıyorum ben de boyuna. Dumanın yükselişine imrenerek. Akıp giden, griye çalan dumanla süzülüp çalkalanıyor içim. Karanlıkta kesif bir fikir gibi yükseliyorum. Mürekkebin sentetik yapışkanlığı nasıl ayaklarımı yerde tutuyorsa dumanın süzülen tomurcukları öyle canlandırıyor beni.

 

 

7

Ne çok uzak ne çok yakın. Kör bir hançer gibi uzuyor. Bazen paralel orta çizgisi konmaz. İki keskin el hareketiyle bitiriliverir. Bazısı üst çizgiyi dalgalandırır. Yine de kor bir bütün olarak durur. Bazısına kutsaldır. Asaldır ve birden doğar. “Zaman yürümüyor, dakikalar korkunç bir sıkıntı içinde uzuyorlar, hatta dağılıyor, birikmiyor, toplanmıyor ve bir çeyrek saat olamıyorlar.”

Yüzümden bir ateş yayılımı geçti ve ter içinde uyandım. Rüyamda arkamdan bir ses vahiy gibi bir cevapla bildiriyordu. Gölgesinden korkan en çok zulmedendir ki her akşam ona sarılıp uyur. Odur ki bir diğerini hükmüne aldı mı yoldan çıkar.

 

6

Altı üstü bir rakam. Bölünerek çoğalabilir, yüzün de bölünerek siliyor zihnimden, gürültülerin uğultulara bölünmesi gibi parça parça dağılıyor yüzün. Bu beni hüzünlendiriyor, hüzünlendikçe gülümsüyorum. Bir şeyler hissedebilmek iyi geliyor. Sol, sol, sol sağ, sol… Tik tak tokların yerini alıyor. İçimde bunca çöplüğe yer olması beni şaşırtıyor. Burada çöpe atamayacağın hiçbir şey yok. Altı üstü darmadağınık bir görüntü.

 

5

İmza rakamıdır, en az üç hareket ister ama bölünemez, parçalanıp çoğaltılamaz. İçinde kendini taşır ve boğar. Ben de boğucu, kasvetli, dumanlı bir şehir manzarası özledim. Kesinlik beni tamamen şeffaflaştırıp görünmez hâle getirdi. Aydınlıkta ışığın içinde kaybolup arkasına simsiyah karanlığa bakmak yorucu.

Ufak not kağıtlarının arasında kaybolarak gün gün parçalanmak bomboş bir bavula çevirecek beni. Takır tukur tekerlek sesleri yankılanıyor içimde. İçim gidiyor ve ben burada bomboş bir kabuk... Kalıyorum.

 

4

Bir hapishanedir. Çeviriverir etrafını, göz ucuyla köşelerini süzersin. Uzatılabilir, kısaltılabilir ama kırmadan açılamaz çevresi. Sigara dumanının yükselişi bu yüzden cezbediyor beni. İnsanın yalnızca yatay düzlemde hareket edebilmesi esaretinin başlıca nedeni.

Bir ikaros meseli artık düşüncelerim.

 

3

‘te geriye dönüp bir bakarsın. Yollar katedip en başa gelmişsindir. Ama burası artık çıkış yoludur. Evet, bir çıkış vardır, kapı aynı kapıdır ama çıkan senle giren arasındaki mesafe o kadar açılmıştır. Ki içinde kocaman bomboş bir küre ile çıkarsın kapıdan, geriye dönüp bir bakarsın: Büyük bir boşluk...

 

2

Uç asla birleşmiyor, bir araya getirsen de hep bir açık kalıyor, sızıyorlar oradan, korunamıyorsun.

İnsan artık ezen ve ezilendir yalnızca, sırrının altında ezilir en çok. Kime, nereye gitse boş. Bir gözü açık uyur. Bir gözü güne bakar. Günler sayılıdır, bir kiii bir ikiii... İkide takılı kalır. İçindeki karanlık nokta böyle anlarda büyür.

 

 

 

1

Tek kelime. Fazlasını kaldırmaz uzayıp giden boynu:

Geliyorum.

 

0

✂ · ESERİN SONU · ✦