✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
· KUSURLU KALMA ÇABASI
✦ KUSURLU KALMA ÇABASI
26 Ekim 2026

PRATFALL

Kusurlu Kalma Çabası
Öykü ✦ 9 DAKİKA DERİN OKUMA · SESSİZLİK ARALIĞI

Saat Dükkanı

Saat dükkanı, eski iş hanının en tenha, en unutulmuş koridorlarından birinde, kimsenin tam yerini tarif edemediği bir yerde bulunurdu. Ne büyük bir tabelası vardı, ne de dikkat çek...

Saat dükkanı, eski iş hanının en tenha, en unutulmuş koridorlarından birinde, kimsenin tam yerini tarif edemediği bir yerde bulunurdu. Ne büyük bir tabelası vardı, ne de dikkat çekici bir vitrini. Camlarından dışarı sarı sıcak bir ışık yayılır ve ceviz ağacından ağır kapısının üzerinde altın yaldızlı harflerle şunlar yazardı:

“Saatçi Turab Usta & Anna”

İçeri girildiğinde, insanı ilk karşılayan şey koku olurdu, makine yağının eşlik ettiği taze ağaç kokusu. Duvarları tavana kadar saatlerle kaplıydı. Raflar, tozlu cep saatleri, masa saatleri, köstekli saatler hatta zamanı ölçmekten vazgeçmiş, sadece hışırtıyla yaşayan kadim mekanizmalarla doluydu. Duvarın önünde ceviz ağacından kalın bir çalışma masası dururdu; üstünde bir büyüteç, yığınla cımbız ve küçük tornavidalarla. Çekmecelerinde ise, asırlardır kayıp sanılan saat parçaları saklıydı: Roma İmparatorluğundan kalma bir dişli, bir Hitit saatinin bronz mekanizması, Babil mühürlü bir kum saati haznesi... Tepedeki ışıkla oda aydınlanır, saat sarkaçlarının duvardaki gölgeleri ahenkle uzalır kısalırdı.

Turab Usta, yaşlılık denilen o ağırbaşlı felaketin ete kemiğe bürünmüş hâliydi. İnce bir bedene sahipti ama bedenini yalanlarcasına çevik ve güçlüydü. Beyaz saçları parıldar; gri donuk gözlerinin üstündeki her daim çatık kaşları, daha ilk bakışta insanı azarlıyormuş gibi bir izlenim uyandırırdı. İşinde oldukça iyi olan bu usta, suratsızlığıyla meşhurdu. Disiplini ise, bir saat mekanizması kadar katıydı. Her sabah, tüm saatlerin tiktakları kontrol edilir, en küçük bir uyumsuzluk derhal giderilirdi.

Anna, dükkanın cinsi latif çırağı. Turab Usta’yla alakası tam bilinmez ama söylentiler şöyledir: Turab Usta’ya eski dostu Anna’nın emanetidir ve tıpkı ismi gibi, bu zanaati de ninesinden devralmıştır. Küçük yaşta dükkanda çalışmaya başlayan Anna’nın rüzgarı saatlerin üzerindeki tozları kaldırır, kahkahası paslı zembereklere hayat üflerdi. Şimdilerde, gözlerinde deli parıltılar taşıyan genç kadın, en maharetli ustaları cebinden çıkarır; sanatına bakan herkes onda rahmetli ninesinden yansımalar bulurdu.

Zamanın hep yaptığı gibi, kimseye aldırmadan ve kimseye farkettirmeden, akıp gittiği sıradan bir öğleden sonraydı. Ama o gün, zamanın oldukça farkında bir adam, aylardır devam eden arayışının ardından, bu dükkanı bulmayı başardı. Gözlerinin altına koyu halkaların yerleştiği solgun yüzüne, cılız bir beden eşlik ediyordu. Saçları ve kaşları dökülmüştü, tohumları rüzgarda savrulmuş beyaz bir hindiba gibiydi. İşte bu adam dükkana adımını attığı anda, kapıdaki çandan çıkan neşeli ses bile, bir ölüm gibi dükkana çöken kasveti dağıtmaya yetmedi. Masasında oturup elindeki saatle ilgilenmekte olan Turab Usta gözlüklerinin üstünden ona şöyle bir baktı. Sıradan bir müşteri olmadığı belli olan misafir, “Hayırlı işler,” dileyerek kapıyı kapattı, gülümseyerek masaya yaklaşırken cebinden bir saat çıkardı. “Saatim bozuldu usta, size zahmet bir bakabilir misiniz?”

Turab Usta, ne selamına karşılık verdi ne sorusuna cevap. Bu ketumluğu, onun bilindik suratsızlığından kaynaklanmıyordu; görmüş geçirmiş bu usta için, göğsündeki saati durayazmış bir adamın kolundaki saati önemsemesi anlamsızdı. Saati almak için elini uzattığında, masanın önündeki sandalyeye oturmak için müsaade isteyen adama başını sallamakla yetindi.

“Turab Usta sizsiniz sanırım.”

“Evet,” dedi Usta, elindeki saati kurcalarken.

“Uzun zamandır bu işi yapıyorsunuz sanırım.”

Gözlüklerin üstünden adama baktı, “Evet,” dedi yine, soğuk bir sesle.

Huysuz ustanın soğukluğu karşısında cesaretini kaybetti önce ama birkaç saniyelik sessizliğin ardından derin bir nefes alıp konuşmaya başladı:

“Küçükken dedemin anlattığı bir masal vardı, ölümsüz bir saat ustasıyla ilgili.”

Tek kaşı havaya kalktı ustanın ve “Hadi çıkar ağzındaki baklayı,” dercesine sandalyesine yaslanıp dinlemeye başladı.

Dedesi küçük bir çocukken, eski hanın içinde yaşlı bir saat ustası varmış, hanın bu en eski esnafının ne vakittir orada olduğunu kesin olarak bilen kimse yokmuş. Bu usta pek kimsenin dikkatini çekmezmiş, zaten masalın kahramanı olan çirkin çocuğun asıl ilgisini çeken de ustanın yanında çalışan güzel genç kızmış. Kendinden yaşça büyük bu kıza umutsuzca aşık olan çocuğun elinden tek gelen etrafında pervane olmakmış. Yıllar geçtikçe genç kız büyüyüp olgun bir kadın olmuş, kadının nezaketi olmasa onun yanına asla yaklaşamayacağını bilen genç adam, bunun kıymetini bilerek ve haddini aşmadan, etrafında dolanmaya devam etmiş. Gülümsemesinden nasiplendiği kadının saçlarına aklar düşerken, o da hayatına devam etmiş, başkasıyla evlenmiş, baba olmuş. Sevdiği kadınsa ileri yaşının tüm zorluklarına rağmen dükkanda çalışmaya devam etmiş. Yaşlı parmaklarıyla saatin dişlilerine dokunduğunda, sanki zamanı teselli edermiş. Bakışları merhamet taşırmış; onunlayken, insan ömrünün sonundaki korkunun yerini, tatlı bir kabulleniş alırmış. Sonunda bir gün, ölüm yaşlı kadını kucakladığında, onun gençliğinden beri yanında çalıştığı yaşlı adam hala hayattaymış.

“Dedem derdi ki, saatlere hükmeden bu ustanın asıl hükmettiği zamanmış,” diye anlatmaya devam etti zavallı adam. Yorgun bedeni bu kadar uzun konuşmaya alışık değildi, sözlerini tamamlamdan önce derin bir nefes aldı. “Bu ölümsüz ustanın adı, Turabmış.”

Gözleri birbirine kilitlenmiş iki adam birbirlerini tartarak sustular. Sessizliği bozan usta oldu, “Güzel masalmış.” Elindeki saati ona uzatırken ekledi, “Pili bitmiş, değiştirdim.”

Adam saati almayıp sessizce ona bakmaya devam edince, “Sanırım buraya bu saat için gelmedin,” diye ekledi, “Bana bu masala inandığını söyleme sakın oğlum, kalan zamanına da yazık edersin.”

“Sizi bulmasam inanmazdım.”

Homurtulu bir kahkaha döküldü ağzından. “Memleketteki tek Turab Usta ben miyim? ”

“Elbette hayır.” Elini ceketinin cebine attı. “Az önce buraya bu saat için gelmediğimi söylediniz. Doğruydu,” dedi ve cebinden çıkardığı, altından kadranı incelikle işlenmiş narin saati, kutsal bir nesneymiş gibi masanın üstüne bıraktı. “Beni buraya getiren saat işte buydu.”

Usta saati görür görmez hatırladı, üstelik saati tanımak için kadranında yazan ismi okumasına da gerek yoktu: Anna.

Bu gergin anı, kapının açılmasını haber veren çanın neşeli sesi bozdu ve çanın sesine, en az onun sesi kadar neşeli başka bir ses eşlik etti. “Selam! Ah, müşterimiz mi var? Tamire mi geldiniz yoksa yeni bir tane almaya mı?” dedi kadın masaya yaklaşırken.

Adam, hayat dolu bu kadından saçılan damlalardan nasiplenmek ister gibi ona bakakalırken, Turab Usta kollarını göğsünde birleştirdi. “Aksine, saat vermeye gelmiş,” dedi homurdanarak, eliyle masanın üstündeki saati gösterdi.

Gözleri şaşkınlıkla büyüdü Anna’nın, “Benim saatimin sende ne işi var?”

“Bana dedem vermişti,” diye açıkladı adam kekeleyerek. “Siz az önce benim saatim mi dediniz, ama imkansız, bu saati Anna ölmeden önce dedeme hediye etmiş.”

“Ah, demek sen o utangaç adamın torunusun,” dedi onun karşısındaki sandalyeye otururken, sesi hem hüzün hem sevinç doluydu, “Sahiden ona benziyorsun, eski bir dostu görmüş gibiyim.”

“Siz- siz ne diyorsunuz?” dedi adam, kulakları onu yanıltıyor olmalıydı.

İşlerin iyice rayından çıktığını gören Turab Usta gürültüyle ayağa kalktı, “Eveeet, sen, dedenin anlattığı masalın doğrusuna vakıf olduğuna göre ve sen de, Aion, ölümlülere gösterdiğin gereksiz ilgiyle başımızı bir kez daha bela soktuğuna göre, artık bu kargaşaya son verelim.”

“Durun, durun! Aion[1] mu dediniz? Zaman Tanrısı olan mı?”

“Hayır,” dedi kadın gülümseyerek. “O ben değilim. O, Kronos[2], işte şu huysuz herif. Benim zamanım döngüseldir, Kronos’un doğrusal ilerleyen zamanından farklıdır.”

“Aynen öyle! Bu huysuz herif,” dedi Turab Usta kendini göstererek, “Zamanın bitmek bilmez nöbetindedir.” İnce ama güçlü bedenini pes etmiş halde tekrar sandalyesine bıraktı. “Ama Aion, benim gibi mi? Ne diyordu 2000 yıl önce yaşayan o şair; İşe yaramaz eski pulların kıvrımlarından sıyrılan bir yılan gibi, zamanın kanunlarının ölü denizlerinde yıkanırken gençleşen bir yılan gibi, yaşlılığın yükünü değiştirir.”

“Nonnus’tan bahsediyorsun. Ne ince ruhlu adamdı,” dedi kıkırdayarak, bu kıkırdayışta Aion’un çocukluğundan notalar duyuldu.

“Gereksiz ilgi gösterdiğin bir başka ölümlüydü işte. Peki yeni arkadaşınla ne yapacağız?” diye sordu, hala bir rüyaydaymış gibi olan biteni izlemekte olan adamı gösterirken.

Aion’un merhamet dolu gözleri adamın solgun yüzünde dolaştı. “Niçin buradasın?”

“Benim- benim zamanım kalmadı.”

“Bunu anlamak için tanrı olmaya gerek yok,” diye mırıldandı Kronos.

“Doktorlar teşhis koyduğunda aklımdaki tek şey mücadeleydi, onca tedaviden sonra kalan ömrümü söylediklerinde ise ruhumdaki tek şey umutsuzluk oldu. O umutsuzluğun içinde bir gece çekmecelerden birinde bu saati buldum.”

Gerisini anlatmadı. Saatin tiktaklarında dedesinin anlattığı masalın yankısını duymuştu ve saatin üstündeki isim, onu buraya getirmişti. “Biraz daha yaşamak istiyorum. Sizden biraz daha zaman istiyorum.”

“İmkansız,” dedi Kronos.

“Bir Tanrı için bu o kadar imkansız olmasa gerek!” Adamın sesindeki kızgınlık, yalvarışını bastırmak içindi.

Aion uzanıp adamın elini avuçlarının arasına aldı, “Ah zavallı çocuk, olmayan bir şeyi sana nasıl verelim?” Sözlerinde yaşlı Aion’un sesi tınladı.

“Olmayan bir şey mi?” Kafası karışmıştı.

“Zaman diye bir şey aslında yok.”

Dükkanın içindeki tüm saatler bir anda sustu. O şaşkın halde duvardaki saatlerin kıpırdamaktan vazgeçmiş sarkaçlarına bakarken Aion anlatmaya devam etti.

“Sadece an var ve her şey o an içinde. Zaman, insanoğlunun yarattığı bir icat. Zihniniz onu akan bir ırmak gibi tasvir ediyor ama hadi zamanı bir de deniz gibi tahayyül etmeye çalış; gelir, gider, kabarır ve çekilir. Döngüseldir, tıpkı denizdeki bu medcezirlere sebep olan ay gibi; hani durmadan dönüp duran. Ya da bir yağmur damlası gibi düşün; önce düşen ama sonra tekrar düşmek için göğe yükselen, hep devirdaim eden. Hayat, sonu olan düz bir çizgi değil; hayat kendi kuyruğunu yutan bir yılan gibi, başlangıcı olmayan bir çember.”

“Peki ben çemberin neresindeyim?” diye sordu adam.

“Sen hem henüz ölmedin hem de henüz doğmadın. Şairin dediği gibi, bu parçalanmaz yekpare akışta hep var olacaksın.” Saatini alıp adamın koluna taktı, “Artık korkma, çünkü çoktan öldün, artık korkma çünkü çoktan doğdun.” Saatin kenarındaki pimi yavaşça çekti ve saat sessizliğe gömüldü. “İşte, zamanın dondu,” dedi Aion, “Artık sonsuzsun.”

Saatin içinden bir an çıktı, ne bir dakika eksik, ne bir saniye fazla: tam ve kusursuz bir an. O anda, ne hastaydı, ne sağlıklı. Ne gençti, ne yaşlı. Sadece vardı. Varlığı sonsuza dek sürecek bir var. Ağladı, anlamaktan, kavramaktan ve yaşadığını gerçekten hissetmekten. Çoktan sona ermiş ve henüz hiç başlamamış hayatına doğru yürüdü.

Uzaklaşan adamın ardından bakarken “Durdurduğun saatlerin hepsini kurmam gerekecek,” dedi Kronos homurdanarak, üzüntüsünü bastırmaya çalışıyordu ama sesi yaşı kadar yorgun çıkıyordu.

Aion hüzünle gülümsedi, bir ninni gibi mırıldandı. “Nasılsa zamanın çok Kronos.”

Saatlerin tiktakları tekrar duyulmaya başlarken, Saatçi Turab Usta ve Anna’nın dükkanı, eski hanın solmuş koridorlarında bir balık pulu gibi parıldayan ama hiçbir haritada bulunmayan bir yer olmaya devam etti.


[1] Roma’da karşılığı Anna Perenna.

[2] Gezegeni Satürn, eski Türkçe’de Toprak Yultuz, Arapça’da Toprak: Turab.

✂ · ESERİN SONU · ✦