Şiir mi Düzyazı mı?
Şiirde saklanırsın da düzyazıda
çıplaksındır. Şiirde sır olandır şair; ne âşıktır sır olan ne de bir ömürdeki
yaşananlar. Şiirin sunduğu kalkanı hangi kurşun geçerdi ki? Hangi şair, tam
anlaşıldı ki? Hangi şiir eleştirisi kesinkes bir kanıyla tutuldu ki elde; hepsi
kaydı, parçalandı ve çürüdü. Ömürlük korurdu şiir, ayırt etmeksizin, en şükür
dolu saygı bolluğunda, bir şefkat kucağında. Hangi saklanmak, bir şiirdeki
kadar sanatsaldı ki? Merhametin o dayanaklı ama bir o kadar pamuk yüreğinde, en
güvenli yaşamak sunulurdu bir ömür.
Ya düzyazı, netti, saftı,
dürüstlük abidesiydi. En büyük ülkenin, en büyük şehrindeki o koca meydan
gibidir düzyazı. Hem herkesin hem de hiç kimsenin; herkesin uğradığı ama
kimsenin tam anlamıyla sahiplenemediği. Ama yalnızca meydan değil, bir pazar
yeridir aynı zamanda. İçinde sesler karışır, kokular birbirine bulaşır, kimi
bağırır kimi fısıldar; cesuru da orada, korkağı da. Her cümle bir tezgâh
gibidir: Kimi sana taptaze meyveler sunar, kimi bayatlamış ekmekleri. O yüzden
düzyazıda gezerken duyduğun gerçeklik, onun kalabalığından ve çıplaklığından
doğar. Hiçbir sansür kapatamadı anlattıklarını, silemedi, yok edemedi. Teşhir
ettikçe etti kendini, iyice de arsızlaştı, dersin sonunda. Dilinin kemiği yoktu;
susunca da tüm dünya sana küsmüş sanırsın.
Şiir bir volkan patlamasıdır;
düzyazı ise süregiden bir duygu ya da düşünce nehridir. Şiir, seni boğan suyu
fışkırtmadır; duran kalbin atması, duraklayan soluğun yeniden alışverişidir. Aynı
zamanda aynaların iç içe geçtiği bir labirenttir. İçine giren ya kendini
çoğaltır ya da kaybeder. Kendi yankısını bulduğunda ürperir, kaybolduğunda ise
yeniden arayışa sürüklenir. Şiir, okuyucusuna hem yol gösterir hem de yollarını
karıştırır; onun gücü de tam buradadır. Paradoksal bir aşktır şiir, aşkın
kendisi; tüm duyguların, düşlerin sahibidir ve aynı zamanda bir duygu, düş,
arzu yiyicisidir şiir; doymaz, sahip oldukça da acıkan, büyüyendir içten içe.
Utangaçlığından mıdır yoksa ketumluğundan mı, bilinmez, içinde yaşar yıllarca
ve artık daha yutulamayanı da midenin sarmalayamadığını da kusandır.
Şiirin içedönüklüğü oranında da
dışadönüktür düzyazı. Tutamaz dilinin altında ufacığı da zerreyi de, dilinin
ucunda yaşar. Her gelen dile, vücut bulup doğar. Pat pat anlatır olan biteni,
örnekleriyle örneksizliğiyle. Biriktirmez, anlıktır geleni dökmesi. Devamlı
akar, sürekli sirkülasyonu sağlar. Her gidişata göre günceller kendini. Herkes
anlasın, duysun ister kendini. Sadece romantik değil, ussaldır yeri geldiğinde
de. İsteyene ruhundan, isteyene bedeninden dokunur. İstemeyen karşısında da
susmaya oturur. Bir çocuğun ilk defa yazdığı bir düzyazı düşün: “Bugün okula
gittim, öğretmenim bana gülümsedi.” Net, yalın, dürüsttür. Aynı çocuğun ilk
şiirini hayal et: “Öğretmenim gülümsedi, sanki güneş açtı sınıfta.” İşte
aradaki fark, birinin anlatması, diğerinin hissettirmesidir. Biri göz önüne
serer, diğeri kalbe dokunur.
Pürdü şiir; taştı, taştıkça
çoğaldı. Kanser gibi yayıldı, tuttuğuna bulaştı, hasta etti. Dalga dalga vurdu,
esti, çarptı, kitledi dokunduğunu. Kıvrandı hisseden, çıldırttı, çılgına döndü
dinleyen de. Özlerin dehlizinde uyuyan devler, meğer ne hassasmış, ne hâlihazırda
beklermiş de ufacık bir etkiye kocaman dolular yağdırdılar. Yıkıp geçtiler,
yıkılıp dağıldılar dört bir yana. Oysa bu çılgınlığı sadece bir izleyendi düzyazı
o yüksek kalesinde. Etrafı dikenli tellerle örülü, sınırları olan ve içeri
sadece kendisini tanıyan, özel izinleri olanların girebildiği kalede,
dokunmadan yaşayan, sadece işi düşenin çaresini anlatan bir öğütçü gibi.
Oturuyor, oturduğu yerde, en bilgece laflarını, en anlayana eden; anlamayacaksa
anlatılan susan, kenarda tozlanandır o. Rafların doldurucusudur belki de.
Şiir, yektir ve tekil;
dizginlediği ya da dizginleyemediği ya şairidir ya da onu dinleyeni. İçindeki
ya kahramanını ya da esirini anlatır, taşırır. Belki de paylaşır bir dost gibi,
dertleşir, üzülür, coşar. Dersin, vay be, bu koca alemde nasıl yaşar tek kişi?
Yalnız, yapayalnız, sırılsıklam bir yalnız, nasıl olur da kalır hayatta
yıllarca ve hatta yüzyıllarca? Yalpa’yalnızlık ömrü kısaltır, bilir herkes. Korkulan
bu yalnızlık, pek bir kılbazdır şiirde, estetiksel bir kemik yalayıcı,
demeliyim belki de. Ele aldığı tek şeyi,
tüm parçalarıyla sahiplenir ve sahipletir de. Âşık olunamayacağa eder âşık,
âşık olunacak olana da düşman. Sözü, dili, verdiği his en gerçeğindendir,
hakikat budur, dersin.
Bir olur mu hiç, yaşadığı
yaşamadığı, gördüğü duyduğunu anlatan düzyazı ile? Evet, akıl yürütmeleri ile
senin zihnin de doğrudur, der belki lakin his olmayınca da sinmez için içine.
Eksiktir, eksik bırakır. Pek bir robotça baktırır, paslanmış gibi cızırtılarla
dikkat de dağıtır. Bir an duraklatır, sonra yine yol aldırır. Çetin cevizsen,
bol inançlı, temeli olan bir kültür çocuğu ya da yetiştiricisiysen hiç de
bulamaz kendisine olacak o ömürlük yoldaşı.
Şiir müzik gibidir; ritmi, iniş çıkışı, sessizlikleri bile anlam taşır. Düzyazı ise resimdir; çizgilerle, konturlarla, belirgin renklerle netlik kazandırır. Müzik, dinleyenin içinde titreşim uyandırır, resim ise göze sabitlenir. İkisi aynı gerçeğe bakar ama farklı duyulara dokunur belki de.