Takviye Almalısınız…
Bu eczanenin
adı “sevda” değil de “takviye” olmalıydı. Neden mi anlatayım:
Önce
eczanenin sahibi Eczacı Çilem Hanımdan bahsedeyim. 50’li yaşlarda, hiç
evlenmemiş, ona göre ömrü adına mühürlenmiş ve adının müsebbibi olmuş bir
kadındı. Çilem Hanım babası istediği için eczacı olmuş, abisi istediği için bu
eczaneyi açmış, annemin komşusu olan teyzesi istediği için de beni işe almıştı.
Sevgili Çilem Hanım’ın annesi; orta boylu, tıknaz, kilolu, siyah dip boyası
gelmiş sarı saçları ve incecik dudakları ile yere göğe sığdıramadığı kızına
kimseleri beğenememiş. İsteyen herkes kel, çirkin, saf veya içten
pazarlıklıymış. İyi niyetli, güzel, alımlı, becerikli, akıllı kızına zinhar
hiçbiri uygun olmadığı için, anne isteğiyle kedileriyle yaş almaya başlamış
Çilem Hanım.
Eczacımızın
pek ünlü huyuna değinmeden önce, bulamadığı sevdaya mı inat eczanemizin adı
“Sevda” oldu, hiç bilmiyorum.
Eczanenin
karşısında giriş katında oturan kedici teyze, Çilem Hanım’ın müşteriye takviye
satmadan yaşayamadığını anlatırken bile iç çekiyordu. Çünkü kapıdan giren her
müşterinin reçetesinde tek kalem ilaç bile yazsa, Çilem Hanım gözlüğünü takar,
dudaklarını büzerek önce reçeteyi sonra müşteriyi uzun uzun süzer ve o meşhur
soruyu sorardı:
“Sadece bu mu?”
Soruyu
duyunca zaten hâli hazırda hastalıktan solmuş müşteri, iyice beyazlar; Çilem
Hanım da bu fırsatı değerlendirip şık bir hamleyle takviye ilaçların arasına
dalardı. Rafların aralarında kaybolur ve elinde genellikle doktorun yazdığı
ilaçtan daha pahalı bir ürünle geri dönerdi. Ürünü öyle bir anlatırdı ki, insan
reklam jingle’ı duymadığını şaşırırdı. Sonunda müşteri, “Yeter ki konuşmayı
kessin!” diyerek, ilaçlarını ve takviyelerini alıp dükkândan kaçarcasına
uzaklaşırdı.
Bir gün bu tablo zirve yaptı…
Kasabanın
öğretmeni Mahmut Bey grip olmuştu. Normalde dimdik duran, ceketi ilikleyen
adam, eczaneye sanki biri arkasından “Gitmezsen notunu kırarım!” demiş gibi
sürüne sürüne girdi. Reçeteyi uzattığında bile yüzünde “Umarım bugün takviye
günü değildir” korkusu vardı.
Çilem Hanım
reçeteyi aldı, gözlüğünü taktı.
Ben o an içimden “Eyvah,” dedim.
Gözlük + büzülen dudaklar = takviye fırtınası.
— “Antibiyotik…
bir de ağrı kesici.”
Sustu.
Mahmut Bey’in zaten şiş olan boğazına gemici düğümü oturdu.
— “Doktor…
yeterli olur dedi…” diye kısık bir sesle ekledi.
Bu cümleyi
kuran herkesin kaderi belliydi.
Çilem Hanım
gözlüğünü çıkarıp tekrar taktı; bu, “Bu reçeteye ben karar veririm”
merasimiydi.
— “Mahmut Bey, sizin bağışıklığınız çok düşük.”
— “Ben kendimi iyi hissediyordum aslında—”
— “Hissetmek ne demek? Bakın göz altlarınıza, vücut alarm veriyor!”
Mahmut Bey
göz altlarını kontrol etti, ama o an ne görmesi gerekiyorsa onu görmeye çoktan
ikna olmuştu.
Sonra Çilem
Hanım kayboldu.
Ben her zamanki gibi “Belki bu sefer iki kutu getirir,” diye iyi niyetli bir
hayal kurdum.
Tabii ki olmadı.
Elinde altı
kutuyla geldi.
Vitaminler, omega-3, propolis, halkın yarısının bilmediği bir marka probiyotik
ve ne işe yaradığını hâlâ çözemediğim “Bağışıklık Kalkanı Süper Güç Karışımı”.
Mahmut Bey
kutulara bakıp yutkundu:
— “B… bunların hepsi… bana mı?”
— “Size ve 30 öğrencinize!” dedi Çilem Hanım. “Bir sınıfı mikrop
saçmadan okutmak istiyorsanız bu set şart.”
Mahmut
Bey’in göz bebeklerinde “Çocuklara mikrop mu yayacağım ben?!” paniği belirdi.
Cüzdanını çıkarırken ben, adamın iç sesini duyar gibi oldum:
“Keşke hasta olmasaydım da bu eczaneye düşmeseydim…”
Çilem
Hanımın önerdiği ilaçları aldı, parasını ödedi.
Kapıdan çıkarken bana baktı, gözleri biraz sinirden biraz da hastalıktan
kıpkırmızı:
“Evladım… Allah yardımcın olsun,” dedi.
Sonra kutularıyla beraber sürünerek uzaklaştı.
Çilem Hanım
bu küçük kasabanın iki eczacısından biriydi ve bizim eczane çarşının tam
ortasındaydı. Gerçekten de eczanenin bulunduğu sıranın sol tarafında da 6
dükkân sağ tarafında da 6 dükkân vardı. Herkese hem yakın hem de Çilem Hanım
sağ olsun, uzaktı. Şehrin diğer eczanesi şehrin dışına doğruydu ve sahibi
sürekli uyuklayan huysuz bir ihtiyardı. Anlayacağınız herkes Çilem Hanım'ın;
eczanesine, takviyesine, büzülen dudaklarına, bitmeyen nutuklarına mecburdu.
Bu küçük
kasabanın doktorları da artık Çilem Hanım’ı tanımışlardı. Ama hiç kimse bu
küçük kasabanın en ulaşılabilir, neredeyse tek eczanesinin biricik sahibesiyle
ters düşmek istemiyordu. Neticede Çilem Hanım’ın tavsiyeleri sadece “takviye”
niteliğindeydi. Yani zararsızdı zararsız…
Şimdi Mahmut
Bey'in halini gördükten sonra soruyorum: Çilem Hanım ile ters düşmeye değer
miydi?