Türk Edebiyatında Kırmızı ve Aşk
Aşk, kendini anlatırken çoğu zaman
sözcüklerden önce renklere başvurur. Çünkü his, kendini önce bir renk olarak
gösterir. Bu renkler içinde kırmızı, Türk edebiyatında her dönemin en tutkulu
ve en suskun anlatıcısıdır. Ne masumiyet kadar beyaz ne de ihtiras kadar siyah.
Kırmızı, aşkın hem ilk heyecanı hem de yarasıdır. Bazen keskin bir dudakta
belirir bazen mahcup bir yüzde. Kimi zaman da bir gece vakti kalbin içinden
geçen ateşli bir düşünce gibi görünmeden taşar. Aşkın, insanı yakarak
olgunlaştıran tarafı çoğu eserde bu renk üzerinden anlatılır. Bu nedenle
kırmızı, yalnızca bir renk değil aşkın sessiz ve kimsesiz itirafıdır. Türk
edebiyatı da yüzyıllardır bu fısıltıyı duyan ve yazıya döken bir kalem gibidir.
Her şair ve her yazar, kırmızıyı kendi kalbinden süzerek yeniden tanımlar. Ve
böylece aşk, her defasında kırmızının başka bir tonuyla yeniden var olur.
Aşkın kırmızıyla en sahici buluşması
Türk şiirindedir. Çünkü şairler, rengi yalnızca bir görüntü olarak değil
duygunun anlatıcısı olarak kullanır. Attila İlhan’ın şiirlerinde kırmızı,
şehrin karanlığını yaran bir tutku ışığıdır. Onun meşhur dizelerinden biri bu
ateşli renge nasıl yaklaştığını açıkça gösterir: “Bir kırmızı şarap gibi
dalıyorum her akşam.” Bu kırmızılık, hem geceye yayılan bir özlem hem de aşkın
sızdırdığı yakıcı bir melankolidir. Turgut Uyar’ın kırmızısı ise çok daha içe
dönük, çok daha mahcuptur. Sevdiği kadını bir çiçeğin içine saklar gibi tarif
ettiği dizelerinde: “Kırmızı bir karanfil gibi duruyorsun.” der. Bu mısrada
kırmızı, tutku kadar inceliğin ve zarafetin de rengidir. Cemal Süreya’da ise
kırmızı adeta bedenin hafızasıdır. Tenselliğin, arzunun ve karşı konulmaz
çekimin dili olur. Şairin kadın figürünü kırmızı üzerinden çağırdığı
dizelerinden biri şöyledir: “Kırmızı bir gül taşıyordu saçlarında gece
boyunca.” Bu kırmızılık aşkla karışmış bir kokunun rengi gibidir. Görünmez ama
hissedilir. Nâzım Hikmet’te kırmızı, aşkı büyüten ve insanın içindeki bu yaşam
ateşini diri tutan bir renge dönüşür. Sevdiğinin dokunuşunu sabaha karşı açan
bir çiçeğe benzettiği dizelerinde: “Kırmızı bir gül gibi açar ellerin sabaha
karşı.” der. Bu kırmızılık hem taze bir umut hem de sevginin içten gelen
coşkusudur. Halk şiirinde ise kırmızı, güzelliğin ve gençliğin en doğal
göstergesidir. Karacaoğlan sevdiğini överken şöyle der: “Al yanaklım seni
sevmem ayıp mı?” Buradaki kırmızı, sevdanın utanmaz bir itirafı kadar
masumiyetin de rengidir.
Bütün bu şiirlerde kırmızı, tek bir
anlama sabitlenmez. Her şairin kalbinden geçerken başka bir nefese bürünür. Ama
her haliyle aşkın içindeki canlılığı, yanağında beliren utancı, gecede büyüyen
özlemi ve kalpte çoğalan sıcaklığı görünür kılar. Böylece Türk şiiri kırmızıyı
yalnızca bir renk olarak değil, aşkın en gerçekçi aynası olarak yeniden
konumlandırır.
Türk romanında ise kırmızı, tıpkı
şiirde olduğu gibi aşkın hem ateşini hem de külünü taşıyan bir renktir. Ancak
romanda kırmızının anlamı daha katmanlıdır. Çünkü karakterlerin kaderi,
suskunlukları, yasakları ve arzuları bu renk üzerinden görünür olur. Orhan
Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ında kırmızı, anlatıcının tüm hayatına
hükmeden hem çekici hem de tehlikeli bir figürün simgesidir. Roman kırmızıyı
yalnızca bir dış görünüş olarak değil, kaderi belirleyen bir işaret olarak
kullanır. Pamuk, karakteri anlatırken şöyle der: “Saçları, güneşin vurmasıyla
kızıla çalan bir ateş gibiydi.” Bu kırmızılık hem arzunun hem de kahramanın
hayatını altüst eden karanlık bir karşılaşmanın rengidir. Yine Pamuk’un Benim
Adım Kırmızı romanında renk sadece tutkunun değil; sanatın ve bakışın
metafizik alanına yerleşir. Minyatür ustalarının kırmızıya yükledikleri anlam,
sevginin iç ısısını ve gizli arzularını çağrıştırır. Romanda geçen “Kırmızı,
ruhun ateşidir.” cümlesi mekân ile duygu arasındaki bağı açıklar. Burada
kırmızı, hem aşkın hem yaratmanın ortak nabzıdır.
Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu
Madonna’sında ise kırmızı, daha sönük, daha içe dönük ama bir o kadar derin
bir renktir. Raif Efendi’nin Maria Puder’i ilk gördüğü anın sıcaklığı, soğuk
bir Berlin gününün içinden kırmızı bir ateş gibi geçer. Romanın atmosferine
yayılan o tedirgin ışıltı şu satırda belirir: “Yüzünde hafif bir kızıllık
dolaşıyordu, insanın içine işleyen bir sıcaklık.” Bu kızıllık, aşkı bir ihtişam
olarak değil, içten içe büyüyen bir sıcaklık olarak yorumlar.
Peyami Safa’nın Dokuzuncu
Hariciye Koğuşu’nda kırmızı, genç bir sevgideki utancın ve masum çekimin
rengidir. Hasta bir gencin kalp atışlarını hızlandıran bu kırmızılık, Nüzhet’in
yanaklarında belirir: “Al yanaklarıyla bir an için odayı ısıttı.” Burada
kırmızı, yasak ya da tutkulu bir aşkın değil, mahcup bir heyecanın sembolüdür.
Türk romanlarında kırmızı, tek bir
duyguya bağlı kalmayan çok yönlü bir renktir. Yasak bir bakışın gölgesinde, bir
kadının saçlarında, bir yanakta beliren tazelikte aynı anda yer alabilir.
Böylece roman kırmızının sessizliğinde saklanan duyguyu büyütür. Renk, sadece
duygunun değil kaderin bile yönünü değiştiren bir işarete dönüşür.
Aşkın dilini açıklamak çoğu zaman
sözcüklerin gücünü aşar. Onu en iyi renkler anlatır; renklerin içindeki
titreşimler. Türk edebiyatında kırmızı, yüzyıllardır bu titreşimin adı
olmuştur. Kimi zaman tehlikenin eşiğinde yanar, kimi zaman masum bir sevdanın
ilk kıvılcımı olur. Bazen mücadeleyi, bazen teslimiyeti çağırır. Tüm bu
örnekler gösterir ki kırmızı, Türk edebiyatında sadece bir renk değil, aşkın en
yoğun hâlidir; hem tenin sıcaklığı hem de kalbin yarası. Şairler ve romancılar
kırmızıyı ne kadar farklı biçimlerde kullansalar da ortak bir nokta vardır:
Aşk. Bu yüzden kırmızı, Türk edebiyatında aşkın en eski, en tutkulu ve en sadık
tanığıdır. Aşkın hem başlangıcını hem tükenişini, hem ateşini hem de küllerini
içinde taşıyan bu renk; her metinde yeniden yanar ve her okurun kalbinde başka
bir anlamla harlanmaya devam eder.