Üzgü
“Şu yağmura bak be, nasıl yağıyor
mübarek!”
“Maşallah de lan.”
“Maşallah, maşallah da sen nereden
biliyorsun maşallahı?”
“Nenem dediydi. Yağmur bereketmiş. Maşallah
demek lazımmış. Alimallah şıp diye kapatırmış Allah bulutların musluklarını.”
“Alimallah ne?”
“Bilmem, nenem der hep. ‘Yoksa’
demek herhalde.”
“Yoksa niye demiyor?”
“Ne bileyim oğlum ben. Sabah sabah ne çok soru
sordun be! Şu yağmur dinse de misket oynasak.”
“Misketim yok ki benim.”
“Bende iki tane var. Şimdi üteriz
diğer çocuklardan.”
“İbo’dan da üter misin la?” “O niyeymiş?”
“İbo'nun yeni misketini görmedin herhalde.
Lacivert olanı. Gece gibi. Onunla önüne geleni ütüyormuş. Vurdu mu kırıyormuş
çocukların misketini.”
“Deme be!”
“Vallaha da billaha da.”
“Şu yağmur dinsin, hallederiz.”
Yağmurun dineceği yoktu. Kaldırım
kenarına oturup etrafı izledik; yoldan geçenlere baktık. Yürüyenlerin telaşına,
kafasını yakasına gömenlere, şemsiyesiz yakalananlara, elbiselerini yağmurda
unutanlara... Hasan abi vardı köşede, berber; tüm havluları telde unutmuş.
Önüne de kova almış, ha babam sıkıyor.
Salih bozuyor sessizliği. “Ali
lan," diyor, "sanayide iyi para vardır değil mi?"
"Var tabii lan, olmaz mı? Adam
arabayı bir getiriyor, kaç bin para. Lastiğin havaları indi diyelim, üç yüz
bilemedin dört yüz lira. Şu karşı binadaki Mehmet yok mu, tarımda çalışan?”
“Şaşı Mehmet?”
“Aha da o, ben onun lastiklerini üç
beş günde bir indiriyorum.”
“Niye la?”
“Para için. E bize geliyor
şişirmeye; Recai Usta ahbabı. Başka yere de gitmiyor enayi. Bir de bahşiş
veriyor ki sorma.”
“Peki demiyor mu nedir bu, ne meseledir?
İşkillenmedi mi herif?”
“Her gelişinde bir bahane
buluyoruz.”
“Buluyoruz?“
“Recai Usta da işin içinde.”
“Deme be? Vay anasını.”
“Anlayacağın hem şaşıdan alıyorum cukkayı hem
ustadan.”
“Oğlum valla korkulur senden; senin eline
düşen yandı ki ne yandı.”
“Hayırdır sen niye soruyorsun, sanayiye mi
gireceksin?”
“Ne yapayım oğlum, annem işe git gel çok
yoruluyor. Okuldan da bir bok anladığım yok. Bir yerden başlamak lazım
nihayetinde.”
“Doğru, haklısın. Ben sordurayım,
bakayım lazım mıymış eleman?”
“Olur.”
Yağmurla beraber içimizdeki misket
oynama hevesi de kaçmıştı. Acıkmış, çoktan fırının yolunu tutmuştuk. Ben hesabı
ödemek için açma dolu poşeti Salih’e uzatırken o elinde benim cüzdanımı
sallıyordu.
"Bunu mu arıyorsun?"
"Oğlum hangi ara aldın lan?"
"Ayakta uyuyorsun oğlum, ayakta. Böyle
devam edersen donunu da alırlar. Ee, ne demişler:
Olsan da sarayda bir yeniçeri
Veyahut bir padişah yaveri
Boş bulunduğun bir anda
Sokarlar kılıcı götünden içeri.”
“Kim demiş la onu?”
“Hurşit usta; işini aksatan
çocuklara gözdağı vermek için. Arada yevmiyelerinden de kesiyormuş.”
“Boş ver onu da, soğumasın şunlar.”
Misketti, yağmurdu, açmaydı derken
ayrılıyoruz Salih’le; evin yolunu tutuyorum. Yürürken Salih’in dedikleri
geliyor aklıma. Babası yok, Salih küçükken ölmüş. Annesi okulda hizmetli. Bir
de küçük kardeşi var, daha meme alıyor; annesi teyzesine bırakıyor okula
gittiğinde. Çok uğraştılar annesi evlensin diye. "Laf söz çıkar,"
dediler, dinletemediler. "Bir kere burnum yandı, bir daha yemem o
boku," demiş. Rahmetli neler yaptıysa kadına...
Eve varıyorum. Kapıyı vurmadan annem
açıyor, sarılıyor. Üstümdeki gres yağı kaplı, metal kokulu önlüğüme aldırmadan
sarılıyor bana. Bahar kokuyor annem. Çekiyorum içime, hiç bitmesin istiyorum.
Birkaç adım sonra biteceğini biliyorum; içeri girmek gelmiyor içimden. Annemin
parmakları sırtıma değiyor. Gözleri dolu, arkam dönükken bile görebiliyorum;
burnunu çekiyor.
"Neredesin lan it? İşten çıkalı
kaç saat olmuş. Sokak sokak seni mi arayacağız?"
Yanağımda patlayan tokat soğuk
zemine itiyor beni. Yüzüm kanepenin fırfırlarında dolanıyor; oradan evin küflü
duvarlarına, loş ışığına. Babamın yüzüne bakacak cesaretim yok. Açıklama
yapmaya tenezzül etmiyorum; zaten o da soruyu öylesine soruyor. Yine zehir
alacak kendine. Kazandığım tüm parayı altılıda kaybedip annemin altınlarına göz
dikecek. O an kopan bacağına bakabiliyorum sadece; tırın altında kalan
bacağına. Tek bacak evdeki dört bacağa hükmediyordu. O "konuş"
deyince konuşuyor, "sus" deyince susuyorduk. Sadece o gülünce
gülebiliyorduk. Onsuz güldüğümüzde, "Komik bir şey varsa söyleyin biz de
gülelim," oluyordu. Hayatın başlama zili de bitiş zili de oydu.
Başımı yastığa her koyduğumda türlü
türlü planlar kurdum. Çeşit çeşit ölümler, birbirinden farklı çığlıklar hayal
ettim. Bu üzgüyü ben seçmedim ama ben bitirecektim. Sabah ilk iş Salih ile
konuşacak; babasını alan her neyse babamı da alsın diye dua edecektim.